Dijital çağın meslekleri ve çalışma biçimlerini
dönüştürdüğü artık bir gerçek. Bu dönüşümün doğal bir sonucu olarak 'Ücretli
emeğin sonu mu geliyor?' kaygısı her geçen gün büyüyor. Yeni düzende ayakta
kalabilmek; bireylerin vasıflarını sürekli yenilemesini, yeni trendleri ve
değişen iş modellerini takip etmesini zorunlu kılıyor.
Ancak meselenin bir de yapısal boyutu var:
Sermaye ve iktidar ilişkileriyle ayakta kalan, kurumsal görünümlü şirketlerin
hegemonyası... Bu yapılar içinde var olmaya çalışan kalabalıklar arasında asıl
önemli olan bana göre bireyin mutlu olduğu ve tercih ettiği çalışma modelini
bulabilmesidir.
Toplum olarak kendi kendimize yarattığımız en
büyük engel ise meslekleri ve insanları hiyerarşik bir kefeye koymak. Bazı
ülkelerde tıp profesörlüğünden emekli olup huzuru bahçıvanlıkta bulan insanlara
rastlamak bir gerileme değil, bilinçli bir yaşam tercihi olarak görülür. Bizde
ise bu 'statü takıntısı' tüketim tercihlerimize kadar sızıyor. İşinde
kişiliğini bulamayan birey, tükettiği ürünler üzerinden bir kimlik inşa etmeye
çalışıyor; bindiği arabada, oturduğu kafede, hatta içtiği 'ekstra karamelli,
laktozsuz sütlü´ kahvesinde...
Pierre Bourdieu, yıllar önce toplumsal sınıfların
yalnızca gelirle açıklanamayacağını söylemişti. Yaşam tarzı, hobiler ve
alışkanlıkların; ekonomik, sosyal ve kültürel sermaye ile bir bütün olarak
değerlendirilmesi gerektiğini savunuyordu. Asıl mesele ne iş yaptığımız değil,
hayata nasıl baktığımızdır.
Bugün ilginç bir tabloyla karşı karşıyayız:
Yönetimsel yeterliliği zayıf ancak ilişkisel ağlarla ayakta kalan şirketler
artarken, gerçek nitelikli işi yapanlar bu çarklar arasında eziliyor. Buna
karşılık, bir zamanlar küçümsenen 'ara meslekler' bugün hem daha çok aranıyor
hem de daha kıymetli hale geliyor. Belki de asıl mesele, ne kadar yüksek
göründüğümüz değil; hayatın içinde ne kadar 'yerli yerinde' olduğumuzdur.
Yorumlar
Yorum Gönder