Kentten Kaçış

 

https://www.haberekspres.com.tr/kentten-kacis

Kent: Beton değil, bir ruh hâli. Gerçekten de kent yalnızca binalardan, yollardan, AVM’lerden ibaret değil; ortak bir ruh hâlinin taşıyıcısı. Benzer saatlerde uyanmak, trafikte beklemek, aynı ekonomik kaygıları paylaşmak… Kent, fiziki bir mekândan çok toplumsal bir organizma.

Ancak bugün bu organizmanın ritmi değişti. İş güvencesinin yerini belirsizlik, uzun vadeli planların yerini günü kurtarma telaşı alıyor. İnsan artık yalnızca kente sabitlenmiyor; aynı zamanda güvencesizliğe sabitleniyor.

Dünya kentleri—Londra, New York, Los Angeles, Tokyo—sermayenin yoğunlaştığı merkezler olarak büyürken, bu büyümenin yükünü çoğu zaman göçmen emeği taşıyor. Düşük ücretler, sınırlı haklar ve yüksek yaşam maliyetleri… Kent, imkân kadar eşitsizlik de üretiyor. Göz kamaştırıcı zenginliğin hemen yanı başında derin bir yoksulluk barınıyor. Parlak plazalar yükselirken, emek parçalanıyor.

Sermaye merkezileştikçe kentsel toprak daha değerli hâle geliyor. Yeni konut alanları, iş merkezleri, oteller, ulaşım projeleri… Mekân büyüyor ama aidiyet küçülüyor. Ev bir yuva olmaktan çıkıp yatırım aracına; mahalle bir komşuluk alanı olmaktan çıkıp metrekare hesabına dönüşüyor.

Bu noktada kentten kaçış başlıyor.

Bu kaçış her zaman fiziksel değil. Bazen uzaktan çalışmaya geçmek, bazen daha küçük bir kente taşınmak, bazen kırsala yönelmek… Ama çoğu zaman zihinsel bir kopuş. İnsan, kentin sunduğu ortak ruh hâlini artık taşıyamadığında kaçışı düşünmeye başlıyor. Çünkü kentte yaşamak artık birlikte var olmak değil; yan yana ama ayrı kalmak demek.

Bir zamanlar kent, eğitim ve kültürle, fırsat ve hareketlilikle özdeşleşirdi. Bugün ise birçok kişi için yüksek kira, artan maliyet, güvencesiz iş ve daralan sosyal alan anlamına geliyor. Kent büyüdükçe insanın payı küçülüyor. Ve büyüyen her gökdelen, biraz daha uzaklaşan bir komşuluk demek oluyor.

Psikolojide “optimal uyarılma” diye bir kavram var. İnsan,ne çok düşük ne de çok yüksek uyarılma düzeyinde kalmak ister. Hayatın sıkıcı olduğunu düşünen birey heyecan arar; aşırı uyarılmış hisseden birey ise sakinlik. Bugünün kentleri ise tuhaf bir ikilik üretiyor: Tempo yüksek, anlam düşük. Gürültü fazla, derinlik az. Bu yüzden kentten kaçış bazen macera arayışı değil; bazen de zihinsel bir sükûnet arayışıdır.

Belki de mesele kentten kaçmak değil; kentin ruhunu yeniden kurmak. Daha çok bina değil, daha adil üretim ilişkileri. Daha yüksek kuleler değil, daha güçlü sosyal haklar. Çünkü kent, yalnızca nerede yaşadığımızı değil; nasıl hissettiğimizi de belirliyor.

Ve ruhu sıkışmış bir kentte, kaçış bir hayal değil; bir ihtiyaç hâline geliyor.


Yorumlar