ORTAK EVİMİZ

 



Kentlerimiz büyüyor, yollarımız uzuyor ve yaşam alanlarımızı şekillendiren projeler hızla çoğalıyor. Kuşkusuz her biri gelişme yolunda atılmış kıymetli birer adım. Bu gelişimin kimin için olduğu kadar, ne kadar sürdürülebilir olduğu da önemli. Bugünün ihtiyaçlarını karşılarken, yarının kaynaklarından mı harcıyoruz?

Felsefeciler etikle ilgili iki uç başlık açıyor: Antroposentrik (İnsanmerkezli) ve Ekosentrik (Doğamerkezli) etik. Eğer meseleye "İnsan her şeyin ölçüsüdür, doğa ise bize hizmet eden bir depodur" diye bakıyorsanız, insanmerkezli bir pencereden bakıyorsunuz demektir. Ağaç kereste olduğu sürece; deniz, tekne bağlandığı veya balık sağladığı sürece kıymetlidir.  Öte yandan, “Doğanın bir parçasıyım ve o ağacın benim varlığımdan bağımsız bir yaşam hakkı var” dediğinizde doğamerkezli bir duruş sergilersiniz.

Gelecek kuşaklara karşı sorumluluğu dikkate aldığınızda, mesele sadece bugünü değil, henüz doğmamış olanların hakkını da korumaya dönüşür.

Bugün bunun en somut örneklerinden birini Urla’da yaşıyoruz. Haftalardır her pazar, yapılması planlanan yat limanının yerinin yanlış olduğuna dair sesler yükseliyor. Yerel yönetim yeni yer önerileri sunsa da tartışmanın kalbinde çok daha derin bir mesele yatıyor: Posidonia (deniz çayırları) ölüyor. Bir yanda yatların yanaşacağı konforlu iskeleler, diğer yanda binlerce yıldır denizin dengesini sağlayan o sessiz canlılar...

Peki, nedir bu deniz çayırlarını bu denli koruma çabası? Onlar sadece suyun altında salınan otlar değil; kıyılarımızın doğal kalkanlarıdır. Bir metrekarelik sağlıklı bir deniz çayırı alanı, günde yaklaşık 10 litre oksijen üretir. Atmosferdeki karbonu hapsetme kapasiteleri, karadaki ormanlardan kat kat fazladır. Balıklar ve kabuklular için bir kreş görevi görürler; deniz yaşamı burada doğar, burada korunur. Dahası, karmaşık kök yapılarıyla deniz tabanını tutarak kıyı erozyonunu engellerler. Büyüme hızı çok yavaş olan bu canlılar yok olduğunda deniz berraklığını yitirir, balıklar yuvayı terk eder ve plajlar dalgaların şiddetine karşı savunmasız kalır. Ve o zaman, gelecek kuşaklara bırakacağımız servet, ne yazık ki yaşamdan uzak, berraklığını kaybetmiş bir suya dönüşebilir.

Küresel ısınma, sera etkisi ve iklim değişiklikleri artık sadece belli bir bölgenin değil, tüm dünyanın kapısında. Asit yağmurları sadece ormanları değil, şehirlerimizi de aşındırıyor; ozon tabakasının delinmesi hepimizi aynı güneşin altında savunmasız bırakıyor. Hava ve su kirliliği ise artık sınır tanımıyor; ne klimalı odalar ne de yüksek duvarlı siteler bizi bu ortak kaderden koruyabiliyor.

Tartışmayı büyük kavramlar içinde kaybetmeye de gerek yok. Sorular basit: Çocuklarımız nasıl bir çevrede yaşayacak? Yazın denize girdiğinde tereddüt edecek mi? Bir ağacın altında gölge bulabilecek mi? Temiz havayı bir ayrıcalık gibi değil, doğal bir hak gibi hissedebilecek mi?

Bugün alınan kararların çoğu, bugünün ihtiyaçlarına göre şekilleniyor. Tesis kurulsun, ekonomi canlansın… deniyor. Elbette bunların hepsi önemli. Ancak bir kararın gerçek değeri, sadece bugüne değil, yarına da hizmet edip etmediğiyle ölçülmeli. Çünkü kısa vadeli kazançlar, uzun vadeli daha büyük kayıpları görünmez kılabiliyor.

Doğayı korumak, romantik bir tercih değil; sağduyulu bir zorunluluk. Çünkü doğa biz olmadan varlığını sürdürebilir, ama biz onsuz sürdüremeyiz. Bu yüzden belki de “İnsan ne istiyor?” sorusunun yanına Doğa bunu kaldırabilir mi?” sorusunu eklemek gerekiyor. Cevap çoğu zaman karmaşık değil: Bir kıyının nefes alması için biraz boşluk, bir kentin serinlemesi için biraz yeşil, bir çocuğun sağlıklı büyümesi için temiz hava ve su yeterli.

Geriye dönüp baktığımızda, çocuklarımıza bırakacağımız en değerli mirasın ne olduğu çok net olacak: Ya tüketilmiş bir çevre ya da birlikte yaşayabildiğimiz bir dünya.


Yorumlar