https://www.haberekspres.com.tr/tarim-arazilerinde-yeni-donem
Tarım
arazileri ülkemizde, yıllar boyunca yalnızca üretim yapılan alanlar olarak
değil, aynı zamanda bir yatırım aracı olarak da görüldü. Özellikle
büyükşehirlerin çevresinde bulunan tarım arazileri, gelecekte imara açılabileceği
beklentisiyle değer kazandı. Birçok bölgede ise tarım yapmak yerine küçük
parseller üzerine ev yapmak daha cazip hale geldi.
Ancak son
yıllarda yayımlanan kanun, yönetmelik ve uygulamalara baktığımızda devletin
bakış açısının belirgin şekilde değiştiğini görüyoruz. Artık temel öncelik,
tarım arazilerinin yapılaşması değil; gıda güvenliği, üretimin
sürdürülebilirliği ve tarım alanlarının bütünlüğünün korunması.
Bu değişim en
somut şekilde tarım arazilerindeki yapılaşma koşullarında görülüyor.
Geçmişte
özellikle dikili tarım arazilerinde belirli büyüklüklerde yapılaşma mümkün
olabiliyordu. Son düzenlemelerle birlikte ise yapılaşma için aranan asgari
arazi büyüklüğünün artırılması dikkat çekiyor. Bugün dikili tarım arazilerinde
10 dönümün altındaki parsellerde tarımsal amaçlı yapılaşmaya izin verilmemesi,
izin verilebilen yapılarda ise konut niteliğindeki yapının taban alanının 30
metrekare ile sınırlandırılması, tarım arazilerinin tarım dışı yapılaşmasını
engellemeye yönelik adımlar olarak değerlendirilebilir.
Elbette bu
düzenlemeler yalnızca yapı büyüklüğünü sınırlamıyor. Asıl hedef, üretim yapılabilecek
büyüklükte tarımsal işletmelerin korunması ve tarım arazilerinin giderek
küçülen parçalara ayrılmasının önüne geçilmesi.
Yakın zamanda katıldığım
bir panelde, İl Tarım ve Orman Müdürlüğü yetkililerinin yaptığı bir açıklama da
bu yaklaşımın ne kadar kapsamlı olduğunu gösteriyordu. Yetkililer, tarım
arazilerindeki birçok yapılaşma başvurusunda Devlet Su İşleri'nin görüşünün
alındığını özellikle vurguladılar.
Bu ilk bakışta
bürokratik bir prosedür gibi görülebilir. Oysa bunun arkasında oldukça önemli
teknik gerekçeler bulunuyor.
Bugün bazı
bölgelerde haritalarda görünmeyen eski dere yatakları, kuru dereler ve taşkın
alanları bulunuyor. Son yıllarda iklim değişikliğinin etkisiyle yaşanan ani ve
şiddetli yağışlar, yıllarca su akmayan bu yatakların yeniden aktif hale
gelebildiğini gösterdi. Bu nedenle DSİ yalnızca su kaynaklarını değil,
gelecekte oluşabilecek taşkın risklerini de değerlendiriyor. Hatta bazı
durumlarda parselin resmi yola ulaşması için istenen köprü taleplerine dahi
taşkın riski nedeniyle olumlu yaklaşılmayabiliyor. Aslında bu yaklaşım, tarım
arazilerinin yalnızca bugünkü kullanımını değil, gelecekte oluşabilecek afet
risklerini de dikkate alan bir planlama anlayışını yansıtıyor.
Bununla
birlikte uygulamada dikkat çeken bazı çelişkiler de bulunuyor.
Bir tarafta
tarım arazilerinde yapılaşma şartları her geçen gün sıkılaştırılırken, diğer
tarafta bazı parsellerde sit derecelerinin düşürülmesi sonrasında Çevre,
Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yeni imar kararlarının
alınabildiğini görüyoruz. Bu durum kamuoyunda doğal olarak şu soruyu gündeme
getiriyor:
Bir tarafta
üretim amacıyla kullanılan tarım arazilerinde tabanda 30 metrekarelik yapı dahi
sıkı kurallara bağlanırken, diğer tarafta koruma statüsü değiştirilen bazı özel
mülkiyet alanlarının imara açılması planlama ilkeleri açısından nasıl
değerlendirilmelidir?
Bu sorunun tek
bir cevabı olmayabilir. Ancak planlama sisteminin öngörülebilirliği açısından
farklı kurumların benzer koruma anlayışıyla hareket etmesi, vatandaş açısından
güven duygusunu artıracaktır.
Gayrimenkul
değerleme açısından bakıldığında ise tarım arazilerinin piyasadaki değer algısı
eskiden ağırlıklı olarak konumu ve gelecekte imara açılma beklentisi üzerinden
şekillenirken, bugün teknik ve hukuki kısıtlamalar en az konum kadar
belirleyici hale geldi. Arazi sınıfı, tarımsal kullanım amacı, ruhsatlı kuyu,
sit veya orman statüsü, kıyı kenar çizgisi, baraj koruma alanı gibi çok sayıda
teknik ve hukuki unsur birlikte değerlendirilmeli. Aynı büyüklükte iki tarım
arazisi arasında, yalnızca mevzuattan kaynaklanan nedenlerle çok ciddi değer
farklılıkları oluşabilmekte.
Sonuç olarak
tarım arazileri artık yalnızca "İleride imara açılır mı?" sorusuyla
değerlendirilebilecek taşınmazlar değil. Yürürlüğe giren düzenlemeler, tarım
topraklarını verimli üretim amacıyla korumayı önceleyen yeni bir dönemin
işaretlerini veriyor. Yeterli ve ulaşılabilir gıda üretimi, doğal kaynakların
korunması ve iklim değişikliğinin her geçen gün daha fazla önem kazandığı bir
dünyada, bu yaklaşımın önümüzdeki yıllarda daha da güçleneceğini söylemek
yanlış olmayacaktır. Ve yapılacak her planlama kararında hem üretimi, hem de
kamu yararını birlikte gözeten bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi her
zamankinden daha büyük önem taşıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder